Ahbap soruşturmasının ‘psikolojik enkazı’: Sosyologlar, hukukçular ve vatandaşlar ne diyor?

Ahbap sorusturmasinin psikolojik enkazi sosyologlar hukukcular ve vatandaslar ne diyor PnRHD6bO
Ahbap soruşturmasının ‘psikolojik enkazı’: Sosyologlar, hukukçular ve vatandaşlar ne diyor?

Metin Aktaşoğlu / [email protected] – Bir süredir Türkiye gündeminin en tepesinde şarkıcı Haluk Levent’in kurucusu olduğu Ahbap Derneği adına toplanan bağışların şüphelilerin hesabına aktarıldığı iddialarına yönelik yürütülen soruşturma yer almakta. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ve aralarında Haluk Levent’in de yer aldığı çok sayıda şüphelinin tutuklandığı soruşturma kapsamında derneğin ve tüm şüphelilerin mal varlıklarına da el konuldu. 2017’de kurulan, Türkiye’nin dört bir yanında binlerce gönüllüsü bulunan ve özellikle hem Covid-19 pandemisi sürecinde hem de 6 Şubat Depremleri sonrasında bu gönüllü ağı ile sahada, Haluk Levent’e yönelik toplumsal ilgi sayesinde ise toplumsal dayanışmanın görünürlüğü ve yayılması noktasında takdir toplayan işlere imza atan Ahbap’ın son günlerde böylesi bir soruşturmayla anılmasının toplumda ciddi bir hayal kırıklığı yarattığı gözlemleniyor.

‘GÜVENİ TESİS EDECEK OLAN YİNE DEVLETİMİZDİR’

Söz konusu hayal kırıklığı akıllara birtakım sorular da getirmekte. Bunların bir kısmı hukuki sorular olsa da soru işaretlerinin önemli bir kısmı sosyoloji ve sosyal psikolojinin alanına girmekte. Toplumun güvendiği figürlerin Haluk Levent ve Ahbap örneğindeki gibi iddialarla karşı karşıya kalmaları, halkın kolektif güven duygusunda nasıl bir ‘psikolojik enkaz’ yaratır? Afetler gibi durumlarda kıymeti daha da çok anlaşılan toplumsal dayanışma refleksi bundan nasıl etkilenir? Peki güveni onarmanın, yeniden inşa etmenin yolu var mı? Tabloyu daha net görebilmek için öncelikle sözü vatandaşa vermekte fayda var. İstanbul’da yaşayan sigortacı Cumali Bey, “Güveni yeniden tesis edecek olan yine devletimizdir” diyor:

“Ülkemizde yaşanan depremler, seller gibi doğal afetlerde devletimizin ulaşamayacağı hiçbir yer yoktur. Devletimiz bölgeye ulaştıktan sonra, vakıf ve derneklere çadır, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçları karşılayabilecekleri alanı temin edebilir. Bu kurumlar da bizlerden yardım toplayarak kendi bünyelerinde vatandaşlarımıza yardımcı olmaya çalışırlar. Ancak suistimallere açık dernek ve vakıflara, o anki zor şartlar altında tam bir güven duyamasalar da ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışan vatandaşlarımız, ilerleyen süreçte bu yardımların başka yerlere harcandığını öğrendiğinde büyük bir üzüntü ve öfke duyuyor. Bu yüzden asıl önceliğin, devletin güvencesi altındaki resmi kuruluşlara yardım etmek olması gerektiğini düşünüyorum. Son olaylarda da gördüğümüz üzere, çok büyük meblağlar toplanmasına rağmen yaşanan olumsuz örnekler insanların güvenini sarstı. Bu güveni yeniden tesis edecek olan yine devletimizdir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, bugüne dek hep güvendiğim ve bizzat gözümle gördüğüm yerlere yardım ettim. Ancak son yaşanan ‘Ahbap’ olayında, daha önce de duruşunu tasvip etmediğim bir sanatçının, devleti adeta dışarıda bırakıp ‘Devlet yok, Ahbap var’ imajı yaratmak yerine; ‘Biz devletimizle beraberiz, koordineli çalışıyoruz, şeffafız ve devletimiz de burada var’ demesini tercih ederdim. Yapılan hizmetleri bu şekilde gösterseydi, bugün çok daha farklı ve güzel şeyler konuşuyor olabilirdik.”

Ankara’da yaşayan maden mühendisi Hasan Bey de olayın hayırseverlerde travma yaratabileceğini söylüyor ve “Kendi adıma Haluk Levent’in önceki sabıkalarından dolayı ona ve Ahbap’a bir kuruş dahi göndermedim. 6 Şubat’ta yardımlarımızı ODTÜ Mezunlar Derneği aracılığı ile yaptık. Deprem bölgesine tırlar dolusu malzeme gönderdik. Her kuruşun da hesabı bizlere verildi. Hayır yapma ya da yardım etme eğilimimizde bir değişiklik yok. Bilinçli yardımseverlerde de bir değişiklik olmadığını sanıyorum ancak insanlar kime yardım ettiğini araştırmalı yoksa ‘Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir’ sözü haklı çıkar” yorumunu yapıyor.

‘İNSAN ÜZÜLÜYOR TABİİ…’

İstanbul’da yaşayan Zeynep Hanım ise sosyal medyada yıllardır Ahbap’ı takip ettiğini dile getiriyor ve “Ahbap’ı yıllardır takip ediyorum, 6 Şubat sonrasında da gücüm yettiğince bağış yaptım. İnsan üzülüyor tabii bu duruma, ne diyebilirim ki? Ben şahsen ‘En azından kendi niyetimden eminim’ diyorum. Sonrasını vicdani yülünü taşıyan düşünsün. Elimden geldiğince güvendiğim derneklere bağış yapmaya devam edeceğim” diyor.

‘EN BÜYÜK TAHRİBAT GÜVEN DUYGULARIMIZA’

Sosyolog İsmail Öz, yaşanan olayın halkın kolektif güven duygusunda psikolojik bir enkaz yaratabileceğini ifade ediyor ve “Bu yaşananların ürettiği en büyük tahribat, açıkçası zaten bizim güven duygularımıza yapılan tahribattır. Maddi kısımlar öyle ya da böyle —evet, çok büyük rakamlar konuşuyoruz ama— bir şekilde tazmin edilir, kompanse edilir, tolere edilir, telafi edilir yerine yenisi konur… Ama toplumda, toplumun ahlakında ve güven duygusunda oluşturduğu tahribatın tamiri güç olacaktır” diyor. İsmail Öz aynı zamanda dijital hız çağının ve sanal mecraların ürettiği algoritmaların yarattığı tahribatın da sosyologlar ve psikologların üzerinde çokça durduğu majör problemlerden biri olduğunu söylüyor ve devam ediyor:

“Bu hızın da ürettiği bir tahribat var. Buna Marshall Berman, ‘Geleneği katleden gelenek’ diyor. Biz toplum olarak, uzun tarih seyri çerçevesinde bazı şeyleri katılaştırarak; onları örf, adet, gelenek ve görenek şekline dönüştürüp sembolleştiriyoruz. Onun etrafında kümelenip toplumlar meydana getiriyoruz. Örneğin, Türkiye dışına çıktığınızda Türklerin genel görüntüsünü arz eden bazı semboller, tavırlar vardır. Bir Hintten, bir İngilizden ya da bir Fransızdan bizi ayıran birtakım davranış kalıpları bulunur. Ülke içinde de Karadenizlisi, Egelisi derken, aslında birbirimizle tanışık olabilmek için ürettiğimiz gelenek ve adetlerimiz vardır. İşte bu çağ, bütün bu yapıları fazlasıyla tahrip etti. Dünyadaki toplumları birbirine karıştırırken, özünde bir güvensizliği de beraberinde getirdi. Bu konuda Byung-Chul Han’ın çok güzel bir sözü var: ‘Eğer güven toplumu yok olursa, onun yerini şeffaflık toplumu devralır.’ Bugün biz “şeffaflığı” hep pozitif manada kullanıyoruz; hesap verebilme, her şeyi önünüze dökebilme, açıkça belgeleme hali olarak görüyoruz. Fakat bu durum bize aslında başka bir şey söylüyor. Biz eskiden ‘sözün senet olduğu’ zamanlardan bahsederdik. Yani bugün zaten güven bunalımı yaşayan toplumlarda bu tarz hadiseler bunalımı katmerlendiriyor. Yarın bir gün yepyeni bir isim, samimi bir iyilik hareketiyle ortaya çıkmak istediğinde, kötü örnekler insanların kafasında hep bir soru işareti ve ikirciklilik yaratacaktır.”

Sosyolog İsmail Öz, “Şöyle bir hikaye anlatılır” diyerek ‘Çöldeki develer’ hikayesini hatırlatıyor:

“Adamın biri çölde giderken yorulur, develerini bir kenara bırakır. O sırada oradan geçen başka birine der ki: ‘Sen şu develerime biraz mukayyet ol, ben de sana yemek, su ikram edeyim. İki dakika göz kulak ol, ben çok yoruldum, biraz kestireyim.’ Adam uyandığında bir bakar ki develer de gitmiş, mallar da gitmiş, her şey gitmiş… Adamın orada söylediği çok önemli bir cümle vardır: ‘Sen benim bütün malımı, develerimi aldın götürdün. Bunlar yerine konabilir şeyler. Ama sen benim güven duygularımı, iyilik etme duygularımı da alıp götürdün. Benim için asıl büyük problem bu’ der. İşte bu tip hadiseler en çok da bizim iyilik etme duygularımıza büyük bir darbedir.”

Öz, “Bizim ülke olarak en çok öne çıkan, iftihar ettiğimiz alan bu iyilik etme halimizdir. Gayrisafi yurt içi hasılaya oranla dünyada en çok insani yardım yapan ülkeyiz” diyerek devam ederken “Burada tabii ki devletimizin bu tip olayların üzerine adaletle gitmesi çok önemli. Adalet, bu denklemde ‘tuzu’ temsil eder; çünkü her şeyi onunla koruruz. Devletin burada ‘tuzun kokmadığını’ bize göstermesi kritik bir öneme sahip” ifadelerini kullanıyor.

Sosyal Psikolog Erdal Kozan da benzer bir çerçeveden olayı değerlendiriyor. “Sosyal psikoloji perspektifinden şunu çok net söyleyebilirim; bizi toplum yapan en temel özelliklerimizden birisi karşılıklı güven duygumuz. Toplum dediğimiz şey aslında karşılıklı olarak birbirine iyi davranacak ya da en azından asgari hukuk kuralları içerisinde kötülük yapmayacak insanlar toplamı demek. Ancak bu gibi vakalar tam da bu karşılıklı güven duygusunu sarsıyor” diyen Kozan, “Toplum aslında bu kadar kırılgan bir yapı değil ancak ‘karşılıklı güven duygusu’ dediğimiz o soyut kavram, bazen bazı kurum ya da kişilerde somutlaşır. Söz konusu derneğin ve Haluk Levent’in toplum üzerinde böyle bir etkisi vardı. Onlar toplumsal güven duygumuzun somutlaşmış sembollerindendi. Bu sembol kırıldığında onun temsil ettiği tüm değerlere yönelik bir şüphe duymamız oldukça normal ve tehlike de tam olarak burada başlıyor. Mesele ne bir dernek ne de bir kişi… Mesele insanların sarsılan güven duygusuyla toplumsal dayanışma alanından uzaklaşma olasılığı. Zira toplumsal dayanışmanın sermayesi para değil güvendir. İnsanlar güvendikleri kişilerle dayanışma içerisinde olur. Güvenin sarsıldığı yerde ise artık dayanışmadan değil bireyselleşmeden ya da mecburi bir bencilleşmeden bahsediyoruz demektir çünkü güven kaybı bulaşıcıdır” diyor.

‘O KIRIK VAZOYLA SUYUMUZU İÇMEYE, İYİLİĞİMİZİ SÜRDÜRMEYE DEVAM EDECEĞİZ’

Peki zedelenen toplumsal güven nasıl yeniden inşa edilir? Sosyolog İsmail Öz, “Bu güvenin inşası imkansız değil. Yaşananlara rağmen hâlâ ‘Biz iyilik yapmaya devam edeceğiz’ diyen milyonlarca insan var; ben de onlardan biriyim. Çünkü ben kendi niyetimden ve yaptığımdan mesulüm. Burada ahlaksız olan, benim bu temiz duygumu istismar edendir. Yardım eden insanlar suçlu değil, sadece kandırılmış mağdurlardır. Belki bundan sonra koruma kalkanlarımızı, süzgeçlerimizi biraz daha yukarıda tutacağız. Yara almış olarak devam edeceğiz ama bu duygu asla sıfırlanmayacak. Çünkü dünyada mazlumların ve sıkıntı çeken insanların varlığı bir hakikat. Kötü niyetli insanların gönül ilişkileri olmaz, sadece çıkarları vardır; o çıkarlar da uçuruma yuvarlanana kadar sürer” diye yanıtlıyor ve şöyle noktalıyor:

“Keşke bu vazo hiç kırılmasaydı… Elbette hiçbir zaman eski pürüzsüz halini almayacak ama o kırık dökük vazoyla da suyumuzu içmeye, iyiliğimizi sürdürmeye devam edeceğiz.”

Kozan ise “Yeniden birbirimize güvenmenin bir yolunu bulabiliriz aslında çok zor değil. Güvenin yeniden inşa edilebilmesi için üç temel ihtiyaçtan bahsedebilirim. Bunlardan ilki şeffaflık! Şeffaflık güvenin ön koşuldur. İkincisi denetlenebilirlik. Kurumlar kendilerini sadece yasa yapıcılara karşı değil tüm kamuoyuna karşı açık ve denetlenebilir bir hale getirilmeli. Mali verilerini, harcamalarını gerekiyorsa kalem kalem internet ortamında yayınlayacak bir mekanizma inşa etmeliler. Üçüncü ihtiyaç ise bunların bir sonucu olan hesap verebilirlik. Kurumlar hesap verebilir olmalı. Vatandaşlar yardımlarının nasıl kullanıldığını açık biçimde görebilmeli. Bunlar her kurumun temel prensibi haline gelmesi gereken başlıklar. Bunlardan vazgeçme lüksümüz yok çünkü kalıcı bir dayanışma sadece karşımızdakinin iyi olduğu inancı üzerine kurulamaz, kalıcı bir dayanışma herkesin toplumsal kurallara uyacağına olan inancın üzerine kurulabilir” diyor.

‘DİLEDİĞİ GİBİ TASARRUFTA BULUNAMAZ’

Gelelim meselenin hukuki boyutuna… Aklımıza takılan iki önemli detay mevcut. Bunlardan ilki Haluk Levent’in “Ahbap çeklerini ve senetlerini kimi yerlerde teminat olarak kullandım. Bunun adına ‘usulsüzlük’ diyebilirsiniz ama ‘yolsuzluk’ diyemezsiniz” savunması. İkincisi ise bu olayın Türkiye’deki diğer STK’ların ve derneklerin çalışma şeklini nasıl etkileyeceği meselesi ve mevcut mevzuat… İlkinden başlamak gerekirse İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Yıldırım Keser, öncelikle “Dernek yönetim kurulu, derneğe ait mal ve haklar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunamaz. Türk Medeni Kanunu’nun 85. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yönetim kurulu, derneğe ait malvarlığı ve haklar üzerinde ancak derneğin tüzüğünde belirtilen amaçların gerçekleştirilmesine yönelik olarak tasarrufta bulunabilir” hatırlatmasını yapıyor ve net bir biçimde “Dernek yönetim kurulu başkanı, derneğe ait para ve diğer malvarlığı değerlerini kendi kişisel borçları için teminat gösteremez” diyor:

“Dernek malvarlığı, yalnızca derneğin amacı doğrultusunda kullanılabilir. Yönetim kurulu başkanı ve diğer yöneticiler, dernek malvarlığını korumak ve yönetirken özen ve sadakat yükümlülüğü altında olup, dernek malvarlığını kişisel menfaatleri veya üçüncü kişilerin menfaatleri için kullanamazlar. Bu nedenle, derneğe ait paranın veya diğer malvarlığı değerlerinin başkanın kişisel borçlarına teminat olarak gösterilmesi hukuka aykırıdır ve temsil yetkisinin amacına aykırı kullanılması niteliğindedir. Böyle bir işlem, yöneticinin hukuki sorumluluğunu doğurur; derneğin uğradığı zararların tazmini istenebilir. Ayrıca, fiilin niteliğine göre Türk Ceza Kanunu ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında ceza sorumluluğu da gündeme gelebilir.”

‘TEMEL AMAÇ, İSNAT EDİLEN FİİLİN HUKUKİ NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRMEK’

Av. Ferit Durbin ise Levent’in “Bunun adına ‘usulsüzlük’ diyebilirsiniz ama ‘yolsuzluk’ diyemezsiniz” savunmasına değinirken öncelikle “Her usulsüzlük yolsuzluk niteliğinde olmayabileceği gibi, birçok yolsuzluk eylemi aynı zamanda usulsüzlük de içerir” diyor ve “Bahse konu savunmanın temel amacı, isnat edilen fiilin hukuki niteliğini değiştirmeye yöneliktir” ifadelerini kullanıyor. “Savunmanın ağırlık noktası, gerçekleştirilen işlemlerin hukuka aykırı olmakla birlikte kişisel zenginleşme veya mal edinme amacı taşımadığı, dernek malvarlığının kalıcı olarak zimmete geçirilmediği ve kullanılan tutarların geri ödenmesi iradesinin bulunduğu iddiasına dayanmakta” diyen Av. Durbin, “Ancak ceza hukuku bakımından bir eylemin ‘usulsüzlük’ olarak adlandırılması, tek başına cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz” şeklinde konuşarak, “Sonuç olarak, Haluk Levent soruşturması bakımından kamuoyunda tartışılan eylemlerin hukuken ‘yolsuzluk’ mu yoksa yalnızca ‘usulsüzlük’ mü olduğu konusunda şu aşamada kesin bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. Bu ayrım, soruşturma kapsamında toplanacak deliller, bilirkişi incelemeleri, mali kayıtlar ve Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılacak hukuki değerlendirme sonucunda netlik kazanacaktır” uyarısında bulunuyor.

Dernekler hukuku alanında deneyimli bir isim olan Av. Cihangir Karabıyık da “Dernek çekini şahsi borca teminat vermek, dernek malvarlığını üçüncü kişinin başvurabileceği bir riske sokmak demektir” ifadelerini kullanıyor ve “Derneğe ait çek ve senedin yöneticinin kişisel borçları için teminat gösterilmesi TCK m.155/2 anlamında ‘hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma’ suçunun klasik bir görünümüdür. Söz konusu madde, yöneticinin derneğe ve dernek bağışçılarına karşı sorumluluğu ile ilgili bir düzenlemedir. Suçun oluşması için mülk edinme kastı aranmaz. Yöneticinin, fiilen kendisine emanet edilen malın üzerinde, emanetin amacı dışında tasarruf etmesi suçun oluşması için yeterlidir” diyor.

‘DERNEKLER MEVZUATIMIZ, DÜNYADAKİ EN GELİŞMİŞ ÖRNEKLERDEN’

Son olarak “Bu son Ahbap vakası Türkiye’deki diğer sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin çalışma şeklini, yönetim tarzını sizce nasıl etkiler? Kuralların daha da sertleşeceğini düşünüyor musunuz? Genel hatlarıyla mevcut kurallar dernek gelirlerinin yönetimine ve şeffaflığına dair nasıl bir çerçeve çiziyor?” sorumuzu yanıtlayan Av. Karabıyık, “Ülkemizdeki dernekler mevzuatı, dünya üzerindeki en gelişmiş örneklerden biridir. Katı kurallar ve denetim usulleri vardır. Her yıl beyanname verilir. Uluslararası para transferlerinden önce ayrıca beyan verilir. Yüksek tutardaki bağış ve ödemelerin bankalar aracılığıyla yapılması zorunludur. Derneğin iç denetimi haricinde İçişleri Bakanlığı da risk temelli denetim yapar, iş hacmi yüksek dernekler daha sık denetlenir. Dernek yöneticilerinin hapis cezasına kadar gidebilecek cezai sorumlulukları vardır. Bu kurallar dahilinde şeffaf yönetilen ve uluslararası alanda da kendini kanıtlamış çok fazla saygın insani yardım kuruluşumuz, sivil toplum kuruluşumuz var. Uluslararası sivil toplum birliklerine ve platformlara layıkıyla önderlik eden, dünyaya ilham veren sivil toplum kuruluşlarımız var” şeklinde konuşuyor ve bunlara ek olarak hem “güven” hem de “yönetişim” kavramlarının altını “Bir yardım kuruluşunun en büyük sermayesi güvendir. Bu güven kolay kazanılmaz. Kazanıldığında da kaybetmemek için gönüllü olarak bağımsız denetim raporu yayımlayan, yönetişim kuralları benimseyen bir çok sivil toplum kuruluşumuz var. Burada kararı alacak olan yönetim kurulu, bağımsız denetimi yapacak olan hukukçular ve mali müşavirlerdir” sözleriyle çizerken şunları söylüyor:

“Mevzuat her ne kadar detaylı olsa da, bazı STK’larda yönetişim sorunu olabilir. Kurumsal yönetim literatüründe ‘kilit kişi riski’ (key person risk), ‘kurucu sendromu’ (founder syndrome), tüm harcamalarda tek imza yetkisi, denetim ve yönetim kurullarının sembolik kalması, derneğin tek kişi tarafından yönetilmesi, kişisel malvarlığı ile dernek malvarlığının iç içe geçmesi gibi durumlar kanunun doğrudan engelleyebileceği alanlar değil. Ancak bu gibi yönetişim uygulamalarının derneğe verebileceği zararı oluşmadan önleyebilmek adına, yardım toplayan derneklere ve belli bir eşiğin üzerinde geliri olan derneklere, tıpkı belli eşiği geçen anonim şirketlerde olduğu gibi sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğu ve yine benzer şekilde zorunlu bağımsız denetim gibi düzenlemeler gündeme gelebilir. SPK mevzuatındaki Kamuyu Aydınlatma Platformu, ilişkili taraf işlemlerinin kamuya açıklamaya bağlanması gibi uygulamalar da gelecekte dernekler mevzuatına ilham kaynağı oluşturabilir. Kuralların amacı, sektörün öz-düzenleme standartlarını yükseltmesini teşvik etmek olmalıdır.”

yok

Author: Ayşe Şahin